25 Şubat 2013 Pazartesi

Kelebeğin Rüyası : SAF ACI!





Son yıllarda çekilen en iyi filmlerden biri. Değerini bilmek gerekir bu tür filmlerin, filmde sosyal doku incelendiği gibi aşkın hangi boyutta yaşanabildiği ve aşkın veremle olan ilişkisi gözler önüne seriliyor. Bunu yaparken sizi ürkütmüyor, gözünüze sokmak yerine yüreğinize sesleniyor. Şiir ve sinema bir araya gelince böyle güzel bir film ortaya çıkıyor.

Yılmaz Erdoğan şair kimliğini filme yansıtarak adını dahi duymadığımız Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip adlı şairlerimize büyük bir vefa örneği gösterip, onların acılarını perdeye yansıtmış. Hayatın neresinden tutunduklarını izlerken kendimizi sorguluyor aynı zamanda "biz neresinden tutunuyoruz bu güzel insanlar neredeler" demekten de kendimizi alamıyoruz. 

Filmin öyküsü şöyle:

İnönü döneminde zorla maden ocaklarında çalıştırılan insanların insanlık dışı muamele görmeleriyle film açılışını yapıyor. Filmi insanın ilk başta daha ne oluyor demeye fırsat kalmadan öylesine bir hüzünle ve merakla başlatması başından çok iyi bir yere taşıyor. Filmin ana unsuru merak zihnimizde yer ediyor. Maden ocaklarında memurluk yapan Rüştü Onur ile elektrik şirketinde çalışan Muzaffer Tayyip çok yakın iki arkadaştır. Onlara yakın hocam dedikleri Behçet öğretmen, yani Behçet Necati vardır. Bu iki arkadaşın tek dertleri tasaları şiirlerinin Varlık dergisinde yayınlanmasıdır. Sürekli merakla bakarlar ama bir türlü olmaz. Ama pes etmezler, şiir yazmaya devam ederler. Bir gün bir güzel gelir şehire ve iki arkadaş birden aşık olurlar. Tam da burada klasik aşk filmlerine dönecek diye düşünürken bir anda başka sulara açılır. Rüştü veremin kendini yiyip bitirdiğinden ötürü Heybeliada hastanesine bir yolunu bulup tedaviye gider. Bu ayrılık başka kapılar açacaktır artık. Yine biz düşünürüz ki Muzaffer, Rüştü'nün yokluğundan ötürü şehre gelen güzel kız Suzan'la aşk yaşayacaktır.  Yaşıyorlar da. Her şey doğal seyrinde ilerliyor ve Muzaffer'de vereme yakalanıyor. İleri boyuta taşındığı için Behçet Necati onu da Heybeliada'ya götürüyor ama hastaneye alınmıyor. Neden? Çünkü sırada bir çok veremli var.


Heybeliada'ya alınmıyor, tam her şey bitti mecburen geri dönmek zorunda kaldıklarında baştabibe rastlıyorlar ve Behçet öğretmen derdini anlatıyor. Ama baştabip hiç oralı değil, başkalarına haksızlık yapamam diyip geçip gitmek istiyor. Buna karşın Muzaffer çok iyi bir şairdir size bir şiirini okusun deyince, kendi acziyetine dair yazdığı şiirlerden birini okuyor ve hastaneye kabul ediyor.

İnsanın aklına geliyor. Bir insan şairse değerlidir elbette, ama bir insanın değeri bir şiire göre mi belirleniyor. Bize burada şair olduğu için bir avantaj sağladığı gösterilirken, bir yandan da insan değeri işte budur. "Bir şiirlik canım var" diyor.

Muzaffer ve Rüştü aynı hastanedeler, Rüştü hastaneden bir kıza aşık oluyor ve onunla evlenmek istiyor. Aşık olduğu kız da taburcu olacak ve muhtemelen bir daha onu bulamayacak. Rüştü aşık olduğu kızla evlenmek için ölümünü göze alarak hastaneden ayrılıyor. Dünyada ikinci bir şeyin aşktan daha önemli olmadığını anlatırken göz pınarlarımızı tutamıyoruz. Muzaffer de hastaneden ayrılıp Suzan'ın peşinden gidiyor. Biz görüyoruz ki Rüştü'nün karısı duramayacak kadar çok hasta ve çaresizler. Rüştü'nün verem arttıkça artıyor. Muzaffer Suzan'ı buluyor ama...ne olacak diye bekliyoruz...olan en sonda oluyor. Rüştü karısını tedavi ettirmek ve rahatlatmak için elinden geleni yapıyor ama nafile. Birbirlerine sarılamadıkları, öpemedikleri bir sahne gösteriliyor. Bu sırada duramıyorlar öpüyorlar birbirlerini. Gördüğümüz sahnede bir gram erotizme dair bir şey olmaması ve aşkın acıyla bir bütün halinde gösterilmesi izleyicinin göz yaşlarını tutamamasına sebep oluyor. 

Rüştü karısının derdinden ölüyor, ama bir melodram gibi değil, veremle ölüyor. Arkasından Suzan'la Muzaffer'in kavuşmasını beklemeyin sakın. Suzan ne kadar sevse de o halktan biri değil, kendi adasına dönüyor, Muzaffer de çok kalmadan vefat ediyor. Behçet öğretmene düşense tabut taşımak. Acı, saf katıksız acı!



Verem acıdan oluşur. Çoğu kişi bilmez bunu ama o yüzden "beni verem ettin" deriz bazen kendimizi kaybettiğimiz anlarda. Halkın ağzındadır verem artık iç içe yaşamaya o kadar alışmışızdır ki aşk demek bazen verem demektir, hastalık demektir. Kalp ciğere yakın bir yerde durur. Filmde sosyolojik olarak dert tasa, yiyecek ekmek bulamama korkusu zirvedeyken bir de aşk çıkar ki işte asıl mezara götürendir bu. Aşktan hiç ölünür mü? 


Şiir çok ön planda ama sizi sinemadan soğutmadan yeri geldiğinde öyle güzel anlatmış ki, bir yandan derdin tasanın ne olduğunu anlarken, bir yandan edebiyata şiire doyuruyor. Güzel insanların hep geçmişte kaldığına dair hisse kapılıyorsunuz. 

Oyunculuklar doğal olduğu için gözünüze abartı bir şey kaçmıyor, hatta Kıvanç Tatlıtuğ bunu   çok iyi başarıyor. Kendisi olmaktan çıkıp o şairin kimliğini yansıtıyor. Bu bize o dönemin hakkını verdiklerini de gösteriyor. 

                               

Yılmaz Erdoğan filmde biraz Nuri Bilge Ceylan etkisi de gösteriyor ama görüntülerin eşliğinde müzik ve şiir Erdoğan'ın tamamen kendine özgü bir dili yakaladığını düşündürtüyor. Bütün bunları göz önünde bulundurduğumuz zaman acıyla hayatı yanyana koyup seyrediyoruz, sonra şiirler dökülüyor ve biz ölümü aşkı şu dizelerle hissediyoruz.

Tanrım açamadık içimizi
Artık buluşmamız mahşere kaldı.

Ne yelken ne gemi var limanda
Kaçmak bir uzun sefere kaldı.

Mercan bir sahildeymiş gemiler
Bulmak kasvetli günlere kaldı.

Rüştü Onur


İsmet İnönü döneminde yaşanan bu acı dile getirilirken toplumsal gerçekçi yapı suya sabuna dokunmadan gösterilmiş oluyor, o dönemde yaşanan bu sosyal sorunlar arka planda kalmış oluyor. Bu eksiklerine rağmen filme büyük eleştiriler yapmanın haksızlık olacağını düşünüyorum.







1 yorum:

  1. Baya baya kapsamlı bir yapım, izleyici üzerinde etki bırakabilecek nitelikte görünüyor...

    YanıtlaSil